Başlangıç
Ne bir denizcinin şen şarkıları eksilir bu diyarda, ne de kılıçların çınlaması söner; iyilik ve kötülük arasında çırpınan. Sosaria'dır burası; ,insanların, cücelerin, elflerin ve daha birçoğunun memleketi...
Burada su berraktır; saf ve temiz. Gökyüzü ise şeffaftır; Cennet'in rengi ve onu süsleyen gök cisimleri.
Ormanlar kimi zaman bir rüzgar şarkısı fısıldar, kimi zaman sükunet içinde avını avlar.Sosaria'dır burası..
Tanrı
Şovalyeler toplumunda bundan önemli bir sözcük yoktur; Tanrı. Tanrı ister onları kral yapar, ister bir köle. Ama tanrısına karşı gelmeyen şovalyeler, her seferinde tanrılarından iyilik bulurlar. Bu yüzden tanrının dileği onlar için en büyük emirdir. Tek amaçları tanrıya hizmet etmek ve ona yaranmaktır. Güçlerini tamamen ondan alırlar ve onun için kullanırlar. Sadece tanrının kurduğu düzene inanır ve onu korurlar.
İnfaz
100 kadar atlı ile, kurdukları kamptan Britain'e doğru koşturuyorlardı Rüzgar Çetesi. Duydukları infaz haberi üzerine, esir arkadaşlarını infazdan kurtarmak için sinsice şehre dalacaklardı. Zadoba, Lord British'in düzensiz ve kötü yönetiminden bıkarak isyan etmiş, zamanında görevi olan British Ordusu'nun generalliği görevinden istifa etmiş olan paladin, her zamanki gibi çetenin komutasını üstleniyordu. Kanunları kanunsuzluk ile uygulayan bu kuralcı çete, kısa zaman içinde Britain'e varacaktı.
* * * * *
Gabriel, her günkü gibi bir insan kuklası üzerinde kılıç alıştırması yapıyordu. Silah kullanmada bir hayli üstün olan bu köylü genç, arkadaşlarının ona infazı haber vermeleri üzerine apar topar kılıcını ve atını alarak British Castle'a doğru atını sürdü.
Kurtuluş Okları
Rüzgar Çetesi'nin en iyi 7 okçusu ile Zadoba, atları ile kalenin arkasına dolandılar. Uçları kancalı 8 ip, sıra ile surlara doğru fırlatıldı ve herkes iplerden tırmanmaya başladı. Kısa süre içinde surlara ulaştılar. Bütün güvenliğin kale kapısına verilmesi, bu içeriye sızma aksiyonunun başarıya ulaşmasını sağladı. Çetenin geriye kalanı ise şehrin dışında bekliyordu. Zadoba, miğferini çıkarttı, zırhlı eldivenleri ile birlikte askerlerine uzattı.Üzerine basit bir cüppe giydi ve surlardan aşağıya bir yol bulmak için gözlerini kalede bir süre gezdirdi.
* * * * *
Gabriel hızla atını kalenin girişine bağladı ve her adımında hızlanarak kaleye girdi. O sırada bir din adamı, asılacak 6 kişinin kimliklerini ve suçlarını söylüyor ve onlar için son bir dua mırıldanıyordu. Gabriel gösteriyi izlemeye başladı. Neden bilmiyordu ama bu kaderi çizilmiş 6 kişinin mensubu oldukları Rüzgar Çetesi'ne içten bir sevgi besliyordu.
* * * * *
Nihayet aşağıya varan Zadoba, halkı yararak platformun en önüne ulaştı. Dikkat çekmeyecek bir biçimde izlemeye başladı. Cellat platforma çıktı ve kaderi çizilmiş olan 6 mahkûmun asılmak üzere oldukları alanın altındaki 6 kapağı hareket ettirecek kola ulaştı.Kolun çekilme anı, okçular için bir işaretti. Kol çekildiği gibi 7 tane ok ıslık çalarak ilerlemeye başladı. Biri tam celladın yüreğini deşerken, diğer 5'i asılı olan mahkümların iplerini kesecek kadar isabetli atılmıştı. İstemsiz bir gülümsemeyi yüzüne davet eden Zadoba, "Kurtuluş okları..." diye fısıldadı kendi kendine. Oklardan biri ise ipi yalayarak geçmiş ve halktan birinin omuzuna sağlandı. Zadoba, anında platforma çıktı, cüppesinin altındaki elf işlemeli kılıcı kaldırdı ve başarılı vuruşu mahkûmu yavaşça yere indirdi. Karışıklıktan faydalanmak isteyen Zadoba, platformdan aşağıya atlamaya davranırken, onu uyaran bir ıslık sesi oldu. Islığın ardından okun geleceğini çok iyi bilen Zadoba her ne kadar çabalasa da artık çok geçti. Bir ok tam olarak midesine doğru çarptı. O sırada içindeki kalın zırha şükürler ederek Zadoba koşmaya başladı çünkü zırhı ölümcül saldırıyı engellemişi. 6 mahkûm ve Zadoba kale girişine doğru koşturdular. Gabriel ise hemen arkalarından koşuyordu. Tek amacı bir Rüzgar Çetesi üyesi olmaktı, o da Lord British'in yönetiminden hoşnut değildi. Zadoba ve askerleri birer at bulup üstlerine atladılar. Okçular ise geldikleri surdaki iplerden tekrar aşağıya indiler. Bu sırada Lord British, şaşırmış gözlerle bakarak şu kelimeyi döktü ağzından "Zadoba De'moor..."
Yabancı
Zadoba ve askerlerine yetişmekte güçlük çeken Gabriel, daha arkadan geliyordu. Bir süre sonra ise hepsini kaybetti. Ama at izlerinden takip etti ve yaklaşık 3 saat sonra bir kamp gördü.Kamp koskocamandı. İçerisindeki askerleri kafadan 250 diye hesapladı Gabriel. Emin olamıyodu ama en az 250... Elfler ve insanların ortaklaşmış bir çetesi gibi duruyordu, bu çete. Gabriel içeriye girmekte kararlıydı. Bu onun en büyük hayaliydi. Ama yine de bu kadar düzenli bir kampı, çete kampını düşündükten sonra bu kararını bir kez daha sorguladı. Onu almazlarsa öldüreceklerinden adı gibi emindi çünkü onları gizli kamplarına kadar izlemişti. Gabriel her ne olursa olsun buna razıydı. İçeriye doğru büyük bir adım attığı gibi kafasının önünden bir rüzgar ile, iyi hedeflenmiş ama ufakça sıyırmış bir ok geçti. Gabriel hemen çalılara saklandı. "Ben dostum!" diye bağırdı. Bir ses geri olarak "Silahlarını at!" diye duyuldu. Gabriel düşünmeden kemerinin tokasını çözdü ve kılıcını çalılardan öne doğru fırlatarak, elleri yukarıda meydana çıktı. Meydana çıktığında ona çevrilmiş 15 kadar ok ve 20 mızrak onu şaşırtmamıştı. 2 tane mızraklı öne doğru hareket etti. Biri mızrağını tehditkâr bir biçimde Gabriel'e doğru sallarken diğeri de Gabriel'in saklayabileceği diğer silahları kontrol etti. Gabriel'den başka bir silah çıkmaması ilk tanışma için güzel bir gelişmeydi. Kötünün iyisi bir tanışma diyelim... Daha sonra ufak bir sorguya çekildi Gabriel.
"Nereden geliyorsun?" diye sordu askerlerden biri. Gabriel, yalan söylemenin lüzumsuz olduğunu biliyordu. "Britain'den buraya kadar izledim sizi." dedi rahatlıkla. "İsmin?". "Gabriel." diye cevapladı, "Gabriel Twistlefork.". Bir asker içeriye girdi. Bir zaman sonra, Gabriel'in hayallerindeki komutan Zadoba De'moor dışarıya adımını attı. Bu kadar yakından bu yüce komutanı gören Gabriel'i artık öldürseler de umrunda olmazdı.
Zadoba, Gabriel'in üzerini süzdü.Yırtık giyisileri, bir köylü olduğunu açıkça belli ediyordu. "Gönderin bu gariban köylüyü. Bizim işimiz o lanet British ve askerleri ile. Masum köylülerle değil." diye bir açıklama yaptı Zadoba. Gabriel "Efendim..." diye bir açıklama yapmaya çalışırken "Kelleni almadan uzaklaş köylü!" diye tükürürcesine bağırdı Zadoba. Onu küçük gördü. Bu Gabriel'i çok üzsede Zadoba için canını feda ederdi. Verilen emri yerine getirdi ve şehre döndü.
Saldırı
Zadoba'nın onu kabul etmeyişinin ardından 6 yıl geçmişti. Bu süre zarfında Gabriel hızla kendini geliştirdi ve tamamen bir silah ustası oldu. Her gün, her saat, her dakika çalışıyordu. Kendine her seferinde Britain'in gelmiş geçmiş en iyi silah ustası olacağının sözünü veriyordu. Kendine güveni yerine gelmiş Gabriel, katillerin şehre saldırdığı güney köprüdeki savaşlara katılmaya başlamış ve bir hayli ün yapmıştı. Tanımadığı yaşlı bir savaşçı, ona kendi kılıç ve zırhlarını vemişti. Blackrock madeninden yapılmış seti göz kamaştırıyor, elindeki büyülü kılıcı ise en ince saç telini bile ayırmaya yetiyordu. Artık o bir köylü olarak hor görülmüyor, hatta insanlar tarafından "Lord Gabriel" olarak çağırılıyordu.
Gabriel yine bir gün şehrin güvenliği için avlanacak katil ararken Britain amblemli bir elçi ona doğru yaklaştı ve "Lord Gabriel?" diye titreyerek sordu. Lord Gabriel başı ile dinlediğini belirtti ve blackrocktan yapılmış miğferini çıkarttı. Elçi, Gabriel'e Lord British tarafından beklendiğini bildirdi. Lord British, Gabriel'in hiç umrunda olmasa da olan olaylar her ne ise elçinin beyazlamış yüzünden okunuyor ve onda bir merak uyandırıyordu. Gabriel elçiye başı ile atını işaret etti. Elçi, atın arkasına atladı ve beraber kaleye kadar gittiler. Kuvvetli kısrağı kraliyet ahırcısına bıraktıktan sonra Gabriel kaleye girdi. Girişteki askerler Gabriel'i toplantı odasına yönlendirdi.Gabriel, çağıran diğer 19 savaşçının arasındaki boş olan tek sandalyeye oturdu. Lord British'e baktığında öfkesi ve endişesi yüzünden okunuyordu. Çok zaman geçirmeden Lord British söze başladı. "Orclar!" diye tükürdü sözüne başlarken. "Ve katiller!" diye bitirdi yarım kalan cümlesini. Gabriel hemen bir saldırı olacağını anladı. Lord British uzun uzun bu konu hakkında konuştu. Saldırı yola çıkmıştı bile. Şu ana kadar şehrin tarihinin gelmiş geçmiş en büyük savaşı olacaktı. 3000'e yakın orc, 500 kadar katil ve birkaç troll. Sayıları duyunca herkesin ağzı açık kaldı.Lord British konuşmasının sonuna doğru planını şu sözlerle tamamladı. "Tek çaremiz Rüzgar Çetesi. Bizi kurtarsa kurtarsa o isyankar Zadoba De'moor kurtarır!". Bu ismi söylemek bile British'e çok acı veriyordu.
Son 6 yılda Lord British'e karşı olanlar bir hayli artmış, hatta sadece Rüzgar Çetesi üyesi olanlar 1000 kişiye ulaşmıştı. Daha bu çetenin her üyesinin birçok arkadaşı vardı; zor durumlarda onlara yardım edecek. Hatta ve hatta eski Britain askerlerinin bir kısmını bile toplamıştı Zadoba.
Gabriel hiç düşünmeden "Ben giderim!" diye ortaya atıldı. O masmavi gözleri adeta alev kırmızısı yanıyordu. Lord British bu durumdan minnettar oldu ve Gabriel'i yolladı. Gabriel atına atladı ve bu hızlı atı ile 1.5 saat kadar bir sürede kampa ulaştı. Ne yapması gerektiğini iyi biliyordu. Hiç düşünmeden silahlarını meydana fırlattı ve kendisi arkadan elleri havada girdi. Onu tekrar bir zaman önceki aynı sorguya çekmeye başladılar. "Kimsin?". "Lord Gabriel Twistlefork!" diye vurguladı ünvanını, önemli biri olduğunu göstermek için. Daha çok soru sormaya çekinen askerler hemen içeriye girdi. İçeriden çıkan komutan, Gabriel'i rahatlattı. Halâ Zadoba başkanlık ediyordu bu gruba. Gabriel başı ile selamladı Zadoba'yı. Zadoba da aynı şekilde. Gabriel uzun uzun Zadoba'ya olayları, olacak saldırıyı ve istenen yardımı bildirdi.
Zor Karar
Zadoba, Lord British'in bu isteğini uzun uzun düşündü. Tam 2 gece. Bu süre zarfında Gabriel de misafir idi kampta. Bütün Sosaria'yı derinden etkileyecek bir savaş olacaktı bu. Britain çökerse Sosaria'nın ana kalesi çökmüş olurdu. Bunu kimse göze alamazdı.
Bir sabah Zadoba, bütün askerlerini topladı ve bir konuşma yaptı. Bu konuşmada herkesin tanıdığı bileği kuvvetli arkadaşlarını çağırmasını istedi. Kısa zaman içinde askerlerin yarısından çoğu atlara atlayarak ormanın içinde kayboldu. En geç gelecek birlik 3 gün sonra dönecekti. Bu zamandan sonra tek gereken sabretmekti..
Kaderin Savaşı
British kalesindeki 1500 askerden 250 tanesi surlara çıkmış ve ok atışları için bekliyorlardı. Davul sesleri git gide kulaklarda belirginleşiyor, halk deli gibi kaçışıp kaleye sığınmaya çalışıyordu. Halkın bir kısmı ise silahlanıp orduya yardım için katılıyordu. İlk saldırı 1 gün içinde vuracaktı.
Dum! Dum! Dum! Davullar o kadar yaklaşmıştı ki, davullar insanların kalp atışları gibi vücutlarını titreştiriyordu. Beklenen süvari gözcü de kaleye geri dönünce hendek köprüsü kaldırıldı. Bu kalenin en iyi savunma metoduydu. Çünkü hendekler geçilmez derinlikteydi.
İlk orc grubu şehri yaka yıka kaleye ulaştığında ok saldırıları başlamıştı. Orclar kaldırılacak hendek köprüsünü tahmin etmişlerdi. Beraberinde gelecek ok saldırılarından korunmak için epsi yüzeyi geniş kalkanlar taşıyordu. Hepsi kalkanlarını dik olarak taş-toprak yola dikti, kılıcı ile sabitledi. Bu gün belli olan sadece okların konuşacağıydı. İlk gün 2 taraf da pek birşeyler katedemedi. Orclar hendekten, British savunması ise iyi dövülmüş ve yüzeyi geniş kalkanlardan...
* * * * *
Bu olaylar gelişirken Rüzgar Çetesi'ne bazı yardımlar gelmişti bile. 3000 kişi olmuşlardı. 1000 kişi daha bekliyorlardı son bir gün için.
* * * * *
Savaşın 2. günü öncü grubun arkasından gelen katiller, diğer orclar ve 10 tam zırhlı troll, British askerlerinin gözünde büyük korku yarattı.Zar zor sığsalar da kalenin etrafını tamamen kuşattılar. Orc başkanları köprüyü indirmek için planlar düşünüyorlardı. En sonunda bir plan orc başkanlarına yıldırım gibi düştü, ok savaşları devam ederken...
* * * * *
Sabahın erken saatlerinde bütün Rüzgar Çetesi toparlandı. Tam tamına 4000 kişiyi bulmuşlardı. Bu sırada Gabriel, savaş hakkında Zadoba'ya bilgiler veriyor, düşman sayılarından bahsediyor, -özellikle troll yardımı olacağından bolca bahsediyor- ve kendi tahminlerini söylüyordu. Bir süre sonra tam plan ortaya kondu. Zadoba, mızrak ve kılıç kullanan süvarilerin orcları kolayca yere sereceğini biliyordu. Tek sorunu Troller oluşturuyordu. Bütün okçu süvarlerin de sadece trollere dalmasını emretti. Böylece troller, orcların üstüne yılıkarak düşman sayılarını bir hayli azaltacaklardı. 2 saat dinlendikten sonra Britain'e doğru yola çıktılar.
* * * * *
Orclar, buldukları plan çok basit olsa da kafalarını kullanmaları ile tanınmazlardı. Bu yüzden dahilermiş gibi sırıtıyor ve bağırışıyorlardı. Buldukları plana göre köprüyü tutan bir sağda ve bir solda çelik tellerin köprüye bağlandığı menteşelere taş atıp bunları kırmak; böylece köprüyü çok az bir zararla geçide indirmek. 2 troll, kolayca etraftaki evleri yıkarak 2 ufak kayayı basitçe bu menteşelere fırlattılar. Köprü hemen aşağıya indi ve artık kale ile bir bağlantıları yoktu. Bir troll ise bu kalın köprüden rahatça geçerek kaleyi koruyan 2. bir demir kapıyı rahatlıkla söktü.
* * * * *
Britain'e ulaşmalarına çok az zamanı kalmıştı Rüzgar Çetesinin. Hepsi savaş naraları atarak ilerliyor, birbirlerine destek veriyorlar ve cesaretlendiriyorlardı. Zadoba ise en önde atını koştururken savaş naraları atıyor ve bütün çeteye cesaret kazandırıyordu.
* * * * *
Lord British yerinde huzursuzlanıyordu. Her gelen yeni rapor onu daha da çılgına çeviriyordu. Rüzgar Çetesi'nden istediği yardımın gelmeyeceğini iyi biliyordu aslında ama bir umut... Umut mu? Hayır! O da kalmamıştı artık. Lord British, yerinden kıpırdadı. Silahını çekti ve ağzından istemsiz olarak "Atımı getirin!" kelimeleri döküldü. Lord British de savaşa girecekti. Bu savaş ölüm savaşıydı ve ölümün kaçışı yoktu. İyi hatırlanmak için askerleri ile beraber ölmeyi tercih etti.
* * * * *
Kapıyı kıran troll, içeriye girdi ve askerlere saldırmaya başladı. Daha içeriye girmeden 100 kadar ok yemişti ama hala ayaktaydı.Askerleri bir oraya ve bir buraya savuruyor, bundan gittikçe haz almaya başlıyordu. Diğerleri ise hala daha kapıda bekliyorlardı. Zafer kesin gözüküyordu troller için. Ta ki deprem gibi bir ses duyulana dek. Bütün herkes sustu. Savaş kısa bir süre için durdu. Ne bir ok atıldı, ne bir kılıç çınladı. Saniyeler her 2 taraf için de bir azap gibi geçti gitti. Deprem yükseliyor, yükseliyordu. Lord British bu saniyelerde atı ile kraliyet salonundan çıkıyordu. O da depremin kaynağını hissetmek için bir an durdu.
Köşeden bembeyaz zırhlar içinde, mavi tüylerle kaplı miğferi ve elinde bembeyaz parlayan kılıcı ile Zadoba De'moor döndü. Hemen ardından ihtişamlı blackrock seti ve büyülü kılıcı ile Gabriel. Bu ikisi görününce British askerleri nara atmaya başladı ve sevinç çığlıklarında bulundu. Troller ve orclar 2 adamın bu depremi yaratmayacağını düşünüp bakmaya devam ettiler ve onların arkasından bitmek tükenmek bilmeyen 1000 kadar atlı okçu ve 3000 kadar atlı yakın savaşçı çıktı. Lord British ve onun askerleri cesaret aldı ve savaşa son tempo devam ettiler. Atlı yakın dövüşçüler orcları ezip geçerken, okçu süvariler ise trolleri teker teker indiriyor, British savunma askerleri ise onlara yardım ediyordu.
Bu sırada bir an için Zadoba'ya bakmak isteyen Gabriel, son kalan troll tarafından aldığı bir darbe ile evlerden birinin sert duvarına kadar uçtu. Eve kafaüstü yandan çarpan Gabriel, vuruşun şiddeti ile evin duvarını yıkarak içine girdi. Bilinçsiz bir şekilde yatıyordu. Zadoba bunu hemen farketti ve dostunun yanına gitti. Boynunun ve kaburgalarının kırıldığını farkeden Zadoba'nın gözleri yaşlandı ve her şey için gururla dua ettiği tanrısına bu kez gözleri yaşlı olarak dua etti. Çok öfkkeliydi ve bir o kadar korkmuştu. Gözlerinden boncuk boncuk yaşlar akıyordu. Tanrısı onu her zamanki gibi bu sefer de işitmişti. Gabriel ufak bir rüya görüp gözünü açtığında karşısında Zadoba'nın ellerini birbirine kavuşturmuş ve ağlamaklı bir halde dua etmekte olduğunu gördü. "Lo..Lord Zadoba?" dedi fısıldayarak daha yeni yerine gelen gözlerinin oyununa aldandığını düşünerek. Zadoba ona baktı ve ona çok büyük bir sevgi ile sarıldı. "Kardeşim!" diyordu her seferinde.
Gabriel istediğinden çok daha fazlasını almıştı. Zadoba gibi bir komutanla bir savaş istedi ve şimdi o komutan ona "Kardeşim!" diye hitap ediyordu. Zadoba onu hemen o evde bulunan yatağa taşıdı ve "Hemen geliyorum, bir yere ayrılma. Biraz dinlen." dedi. Gabriel ise başını salladı.
Hakedilmiş Krallık
Lord British, savaş bittiğinde Zadoba'yı özel olarak odasına çağırdı. Çok tehlikeli olduğunu biliyordu ama kendine "Beni sevmese neden yardım etsin?" gibi sorular sorarak kendini rahatlatıyordu. Lord British, Zadoba'ya teşekkürlerini ve minnetini sundu. Zadoba ise her zaman bu anı bekliyordu. British'in gereksiz teşekkürünü mü? Tabiki de hayır. Yalnız kalmayı.
Zadoba'nın yüzünde, Lord British'in bu teşekkürü üzerine şeytani bir gülümseme belirdi. Zadoba, iki kolunu sarılmayı belirtir gibi iki yana açtı. Lord British de gülümsedi ve ona birden sarılıverdi. Zadoba'nın kolunun altına gizlediği hançeri nasıl görebilirdi ki. Lord British'in kelimeleri boğazına dizilmişti. Söylemeye çalıştığı kelimeler dalgalı geliyordu ve sadece ağzından kan boşalıyordu. Zadoba, yıllarıdır içinde besleyip büyüttüğü bütün kinini ve öfkesini bir hançer ile Lord British'in sırtından girip yüreğine kadar uzanan hançerle ona geri veriyordu. Bu sırada kulağına eğilip fısıldayarak "Asıl ben teşekkür ederim." demeyi de unutmadı Zadoba; "Tüm Britain halkı adına sana teşekkür ederim British!".
Zadoba, ölmüş cesedi yere attı ve üzerine tükürdü. Tacı yerden aldı ve kendi kafasına taktı. Artık Britain şehrinin kralı Lord Zadoba olacaktı. Lord Zadoba, kapından dışarıya çıktı. Askerler tacı onun kafasında görünce ne yapacaklarını şaşırdılar. Hepsi afallamıştı adeta. İçlerinden birisi "Yaşasın yeni kral!" demeyi akıl etmişti. Lord Zadoba o yana baktığında kaburgalarını tutmuş Gabriel'in bağırdığını anladı ve ona gülümsedi. Gabriel de acısını unutup ona gülümsedi. Bu bağırış ile bütün askerler hep bir ağızdan "Yaşasın yeni kral!" diye bağırmaya başladı. Şükür ki atlıların gelmesiyle çok az insan ölmüştü. Lord Zadoba, Gabriel'i yanına çağırdı ve onu askeri başarınından dolayı Britain Ordusu'nun generali ilan etti ve bütün askerler ona tezahurat yaptı.
Gabriel'in amacı sadece Lord Zadoba'yı bir kere yakından görmekti ve şimdi kendisinin rütbeki generali.
Peki siz, ne kadar Gabriel olabilirsiniz?
Ne bir denizcinin şen şarkıları eksilir bu diyarda, ne de kılıçların çınlaması söner; iyilik ve kötülük arasında çırpınan. Sosaria'dır burası; ,insanların, cücelerin, elflerin ve daha birçoğunun memleketi...
Burada su berraktır; saf ve temiz. Gökyüzü ise şeffaftır; Cennet'in rengi ve onu süsleyen gök cisimleri.
Ormanlar kimi zaman bir rüzgar şarkısı fısıldar, kimi zaman sükunet içinde avını avlar.Sosaria'dır burası..
Tanrı
Şovalyeler toplumunda bundan önemli bir sözcük yoktur; Tanrı. Tanrı ister onları kral yapar, ister bir köle. Ama tanrısına karşı gelmeyen şovalyeler, her seferinde tanrılarından iyilik bulurlar. Bu yüzden tanrının dileği onlar için en büyük emirdir. Tek amaçları tanrıya hizmet etmek ve ona yaranmaktır. Güçlerini tamamen ondan alırlar ve onun için kullanırlar. Sadece tanrının kurduğu düzene inanır ve onu korurlar.
İnfaz
100 kadar atlı ile, kurdukları kamptan Britain'e doğru koşturuyorlardı Rüzgar Çetesi. Duydukları infaz haberi üzerine, esir arkadaşlarını infazdan kurtarmak için sinsice şehre dalacaklardı. Zadoba, Lord British'in düzensiz ve kötü yönetiminden bıkarak isyan etmiş, zamanında görevi olan British Ordusu'nun generalliği görevinden istifa etmiş olan paladin, her zamanki gibi çetenin komutasını üstleniyordu. Kanunları kanunsuzluk ile uygulayan bu kuralcı çete, kısa zaman içinde Britain'e varacaktı.
* * * * *
Gabriel, her günkü gibi bir insan kuklası üzerinde kılıç alıştırması yapıyordu. Silah kullanmada bir hayli üstün olan bu köylü genç, arkadaşlarının ona infazı haber vermeleri üzerine apar topar kılıcını ve atını alarak British Castle'a doğru atını sürdü.
Kurtuluş Okları
Rüzgar Çetesi'nin en iyi 7 okçusu ile Zadoba, atları ile kalenin arkasına dolandılar. Uçları kancalı 8 ip, sıra ile surlara doğru fırlatıldı ve herkes iplerden tırmanmaya başladı. Kısa süre içinde surlara ulaştılar. Bütün güvenliğin kale kapısına verilmesi, bu içeriye sızma aksiyonunun başarıya ulaşmasını sağladı. Çetenin geriye kalanı ise şehrin dışında bekliyordu. Zadoba, miğferini çıkarttı, zırhlı eldivenleri ile birlikte askerlerine uzattı.Üzerine basit bir cüppe giydi ve surlardan aşağıya bir yol bulmak için gözlerini kalede bir süre gezdirdi.
* * * * *
Gabriel hızla atını kalenin girişine bağladı ve her adımında hızlanarak kaleye girdi. O sırada bir din adamı, asılacak 6 kişinin kimliklerini ve suçlarını söylüyor ve onlar için son bir dua mırıldanıyordu. Gabriel gösteriyi izlemeye başladı. Neden bilmiyordu ama bu kaderi çizilmiş 6 kişinin mensubu oldukları Rüzgar Çetesi'ne içten bir sevgi besliyordu.
* * * * *
Nihayet aşağıya varan Zadoba, halkı yararak platformun en önüne ulaştı. Dikkat çekmeyecek bir biçimde izlemeye başladı. Cellat platforma çıktı ve kaderi çizilmiş olan 6 mahkûmun asılmak üzere oldukları alanın altındaki 6 kapağı hareket ettirecek kola ulaştı.Kolun çekilme anı, okçular için bir işaretti. Kol çekildiği gibi 7 tane ok ıslık çalarak ilerlemeye başladı. Biri tam celladın yüreğini deşerken, diğer 5'i asılı olan mahkümların iplerini kesecek kadar isabetli atılmıştı. İstemsiz bir gülümsemeyi yüzüne davet eden Zadoba, "Kurtuluş okları..." diye fısıldadı kendi kendine. Oklardan biri ise ipi yalayarak geçmiş ve halktan birinin omuzuna sağlandı. Zadoba, anında platforma çıktı, cüppesinin altındaki elf işlemeli kılıcı kaldırdı ve başarılı vuruşu mahkûmu yavaşça yere indirdi. Karışıklıktan faydalanmak isteyen Zadoba, platformdan aşağıya atlamaya davranırken, onu uyaran bir ıslık sesi oldu. Islığın ardından okun geleceğini çok iyi bilen Zadoba her ne kadar çabalasa da artık çok geçti. Bir ok tam olarak midesine doğru çarptı. O sırada içindeki kalın zırha şükürler ederek Zadoba koşmaya başladı çünkü zırhı ölümcül saldırıyı engellemişi. 6 mahkûm ve Zadoba kale girişine doğru koşturdular. Gabriel ise hemen arkalarından koşuyordu. Tek amacı bir Rüzgar Çetesi üyesi olmaktı, o da Lord British'in yönetiminden hoşnut değildi. Zadoba ve askerleri birer at bulup üstlerine atladılar. Okçular ise geldikleri surdaki iplerden tekrar aşağıya indiler. Bu sırada Lord British, şaşırmış gözlerle bakarak şu kelimeyi döktü ağzından "Zadoba De'moor..."
Yabancı
Zadoba ve askerlerine yetişmekte güçlük çeken Gabriel, daha arkadan geliyordu. Bir süre sonra ise hepsini kaybetti. Ama at izlerinden takip etti ve yaklaşık 3 saat sonra bir kamp gördü.Kamp koskocamandı. İçerisindeki askerleri kafadan 250 diye hesapladı Gabriel. Emin olamıyodu ama en az 250... Elfler ve insanların ortaklaşmış bir çetesi gibi duruyordu, bu çete. Gabriel içeriye girmekte kararlıydı. Bu onun en büyük hayaliydi. Ama yine de bu kadar düzenli bir kampı, çete kampını düşündükten sonra bu kararını bir kez daha sorguladı. Onu almazlarsa öldüreceklerinden adı gibi emindi çünkü onları gizli kamplarına kadar izlemişti. Gabriel her ne olursa olsun buna razıydı. İçeriye doğru büyük bir adım attığı gibi kafasının önünden bir rüzgar ile, iyi hedeflenmiş ama ufakça sıyırmış bir ok geçti. Gabriel hemen çalılara saklandı. "Ben dostum!" diye bağırdı. Bir ses geri olarak "Silahlarını at!" diye duyuldu. Gabriel düşünmeden kemerinin tokasını çözdü ve kılıcını çalılardan öne doğru fırlatarak, elleri yukarıda meydana çıktı. Meydana çıktığında ona çevrilmiş 15 kadar ok ve 20 mızrak onu şaşırtmamıştı. 2 tane mızraklı öne doğru hareket etti. Biri mızrağını tehditkâr bir biçimde Gabriel'e doğru sallarken diğeri de Gabriel'in saklayabileceği diğer silahları kontrol etti. Gabriel'den başka bir silah çıkmaması ilk tanışma için güzel bir gelişmeydi. Kötünün iyisi bir tanışma diyelim... Daha sonra ufak bir sorguya çekildi Gabriel.
"Nereden geliyorsun?" diye sordu askerlerden biri. Gabriel, yalan söylemenin lüzumsuz olduğunu biliyordu. "Britain'den buraya kadar izledim sizi." dedi rahatlıkla. "İsmin?". "Gabriel." diye cevapladı, "Gabriel Twistlefork.". Bir asker içeriye girdi. Bir zaman sonra, Gabriel'in hayallerindeki komutan Zadoba De'moor dışarıya adımını attı. Bu kadar yakından bu yüce komutanı gören Gabriel'i artık öldürseler de umrunda olmazdı.
Zadoba, Gabriel'in üzerini süzdü.Yırtık giyisileri, bir köylü olduğunu açıkça belli ediyordu. "Gönderin bu gariban köylüyü. Bizim işimiz o lanet British ve askerleri ile. Masum köylülerle değil." diye bir açıklama yaptı Zadoba. Gabriel "Efendim..." diye bir açıklama yapmaya çalışırken "Kelleni almadan uzaklaş köylü!" diye tükürürcesine bağırdı Zadoba. Onu küçük gördü. Bu Gabriel'i çok üzsede Zadoba için canını feda ederdi. Verilen emri yerine getirdi ve şehre döndü.
Saldırı
Zadoba'nın onu kabul etmeyişinin ardından 6 yıl geçmişti. Bu süre zarfında Gabriel hızla kendini geliştirdi ve tamamen bir silah ustası oldu. Her gün, her saat, her dakika çalışıyordu. Kendine her seferinde Britain'in gelmiş geçmiş en iyi silah ustası olacağının sözünü veriyordu. Kendine güveni yerine gelmiş Gabriel, katillerin şehre saldırdığı güney köprüdeki savaşlara katılmaya başlamış ve bir hayli ün yapmıştı. Tanımadığı yaşlı bir savaşçı, ona kendi kılıç ve zırhlarını vemişti. Blackrock madeninden yapılmış seti göz kamaştırıyor, elindeki büyülü kılıcı ise en ince saç telini bile ayırmaya yetiyordu. Artık o bir köylü olarak hor görülmüyor, hatta insanlar tarafından "Lord Gabriel" olarak çağırılıyordu.
Gabriel yine bir gün şehrin güvenliği için avlanacak katil ararken Britain amblemli bir elçi ona doğru yaklaştı ve "Lord Gabriel?" diye titreyerek sordu. Lord Gabriel başı ile dinlediğini belirtti ve blackrocktan yapılmış miğferini çıkarttı. Elçi, Gabriel'e Lord British tarafından beklendiğini bildirdi. Lord British, Gabriel'in hiç umrunda olmasa da olan olaylar her ne ise elçinin beyazlamış yüzünden okunuyor ve onda bir merak uyandırıyordu. Gabriel elçiye başı ile atını işaret etti. Elçi, atın arkasına atladı ve beraber kaleye kadar gittiler. Kuvvetli kısrağı kraliyet ahırcısına bıraktıktan sonra Gabriel kaleye girdi. Girişteki askerler Gabriel'i toplantı odasına yönlendirdi.Gabriel, çağıran diğer 19 savaşçının arasındaki boş olan tek sandalyeye oturdu. Lord British'e baktığında öfkesi ve endişesi yüzünden okunuyordu. Çok zaman geçirmeden Lord British söze başladı. "Orclar!" diye tükürdü sözüne başlarken. "Ve katiller!" diye bitirdi yarım kalan cümlesini. Gabriel hemen bir saldırı olacağını anladı. Lord British uzun uzun bu konu hakkında konuştu. Saldırı yola çıkmıştı bile. Şu ana kadar şehrin tarihinin gelmiş geçmiş en büyük savaşı olacaktı. 3000'e yakın orc, 500 kadar katil ve birkaç troll. Sayıları duyunca herkesin ağzı açık kaldı.Lord British konuşmasının sonuna doğru planını şu sözlerle tamamladı. "Tek çaremiz Rüzgar Çetesi. Bizi kurtarsa kurtarsa o isyankar Zadoba De'moor kurtarır!". Bu ismi söylemek bile British'e çok acı veriyordu.
Son 6 yılda Lord British'e karşı olanlar bir hayli artmış, hatta sadece Rüzgar Çetesi üyesi olanlar 1000 kişiye ulaşmıştı. Daha bu çetenin her üyesinin birçok arkadaşı vardı; zor durumlarda onlara yardım edecek. Hatta ve hatta eski Britain askerlerinin bir kısmını bile toplamıştı Zadoba.
Gabriel hiç düşünmeden "Ben giderim!" diye ortaya atıldı. O masmavi gözleri adeta alev kırmızısı yanıyordu. Lord British bu durumdan minnettar oldu ve Gabriel'i yolladı. Gabriel atına atladı ve bu hızlı atı ile 1.5 saat kadar bir sürede kampa ulaştı. Ne yapması gerektiğini iyi biliyordu. Hiç düşünmeden silahlarını meydana fırlattı ve kendisi arkadan elleri havada girdi. Onu tekrar bir zaman önceki aynı sorguya çekmeye başladılar. "Kimsin?". "Lord Gabriel Twistlefork!" diye vurguladı ünvanını, önemli biri olduğunu göstermek için. Daha çok soru sormaya çekinen askerler hemen içeriye girdi. İçeriden çıkan komutan, Gabriel'i rahatlattı. Halâ Zadoba başkanlık ediyordu bu gruba. Gabriel başı ile selamladı Zadoba'yı. Zadoba da aynı şekilde. Gabriel uzun uzun Zadoba'ya olayları, olacak saldırıyı ve istenen yardımı bildirdi.
Zor Karar
Zadoba, Lord British'in bu isteğini uzun uzun düşündü. Tam 2 gece. Bu süre zarfında Gabriel de misafir idi kampta. Bütün Sosaria'yı derinden etkileyecek bir savaş olacaktı bu. Britain çökerse Sosaria'nın ana kalesi çökmüş olurdu. Bunu kimse göze alamazdı.
Bir sabah Zadoba, bütün askerlerini topladı ve bir konuşma yaptı. Bu konuşmada herkesin tanıdığı bileği kuvvetli arkadaşlarını çağırmasını istedi. Kısa zaman içinde askerlerin yarısından çoğu atlara atlayarak ormanın içinde kayboldu. En geç gelecek birlik 3 gün sonra dönecekti. Bu zamandan sonra tek gereken sabretmekti..
Kaderin Savaşı
British kalesindeki 1500 askerden 250 tanesi surlara çıkmış ve ok atışları için bekliyorlardı. Davul sesleri git gide kulaklarda belirginleşiyor, halk deli gibi kaçışıp kaleye sığınmaya çalışıyordu. Halkın bir kısmı ise silahlanıp orduya yardım için katılıyordu. İlk saldırı 1 gün içinde vuracaktı.
Dum! Dum! Dum! Davullar o kadar yaklaşmıştı ki, davullar insanların kalp atışları gibi vücutlarını titreştiriyordu. Beklenen süvari gözcü de kaleye geri dönünce hendek köprüsü kaldırıldı. Bu kalenin en iyi savunma metoduydu. Çünkü hendekler geçilmez derinlikteydi.
İlk orc grubu şehri yaka yıka kaleye ulaştığında ok saldırıları başlamıştı. Orclar kaldırılacak hendek köprüsünü tahmin etmişlerdi. Beraberinde gelecek ok saldırılarından korunmak için epsi yüzeyi geniş kalkanlar taşıyordu. Hepsi kalkanlarını dik olarak taş-toprak yola dikti, kılıcı ile sabitledi. Bu gün belli olan sadece okların konuşacağıydı. İlk gün 2 taraf da pek birşeyler katedemedi. Orclar hendekten, British savunması ise iyi dövülmüş ve yüzeyi geniş kalkanlardan...
* * * * *
Bu olaylar gelişirken Rüzgar Çetesi'ne bazı yardımlar gelmişti bile. 3000 kişi olmuşlardı. 1000 kişi daha bekliyorlardı son bir gün için.
* * * * *
Savaşın 2. günü öncü grubun arkasından gelen katiller, diğer orclar ve 10 tam zırhlı troll, British askerlerinin gözünde büyük korku yarattı.Zar zor sığsalar da kalenin etrafını tamamen kuşattılar. Orc başkanları köprüyü indirmek için planlar düşünüyorlardı. En sonunda bir plan orc başkanlarına yıldırım gibi düştü, ok savaşları devam ederken...
* * * * *
Sabahın erken saatlerinde bütün Rüzgar Çetesi toparlandı. Tam tamına 4000 kişiyi bulmuşlardı. Bu sırada Gabriel, savaş hakkında Zadoba'ya bilgiler veriyor, düşman sayılarından bahsediyor, -özellikle troll yardımı olacağından bolca bahsediyor- ve kendi tahminlerini söylüyordu. Bir süre sonra tam plan ortaya kondu. Zadoba, mızrak ve kılıç kullanan süvarilerin orcları kolayca yere sereceğini biliyordu. Tek sorunu Troller oluşturuyordu. Bütün okçu süvarlerin de sadece trollere dalmasını emretti. Böylece troller, orcların üstüne yılıkarak düşman sayılarını bir hayli azaltacaklardı. 2 saat dinlendikten sonra Britain'e doğru yola çıktılar.
* * * * *
Orclar, buldukları plan çok basit olsa da kafalarını kullanmaları ile tanınmazlardı. Bu yüzden dahilermiş gibi sırıtıyor ve bağırışıyorlardı. Buldukları plana göre köprüyü tutan bir sağda ve bir solda çelik tellerin köprüye bağlandığı menteşelere taş atıp bunları kırmak; böylece köprüyü çok az bir zararla geçide indirmek. 2 troll, kolayca etraftaki evleri yıkarak 2 ufak kayayı basitçe bu menteşelere fırlattılar. Köprü hemen aşağıya indi ve artık kale ile bir bağlantıları yoktu. Bir troll ise bu kalın köprüden rahatça geçerek kaleyi koruyan 2. bir demir kapıyı rahatlıkla söktü.
* * * * *
Britain'e ulaşmalarına çok az zamanı kalmıştı Rüzgar Çetesinin. Hepsi savaş naraları atarak ilerliyor, birbirlerine destek veriyorlar ve cesaretlendiriyorlardı. Zadoba ise en önde atını koştururken savaş naraları atıyor ve bütün çeteye cesaret kazandırıyordu.
* * * * *
Lord British yerinde huzursuzlanıyordu. Her gelen yeni rapor onu daha da çılgına çeviriyordu. Rüzgar Çetesi'nden istediği yardımın gelmeyeceğini iyi biliyordu aslında ama bir umut... Umut mu? Hayır! O da kalmamıştı artık. Lord British, yerinden kıpırdadı. Silahını çekti ve ağzından istemsiz olarak "Atımı getirin!" kelimeleri döküldü. Lord British de savaşa girecekti. Bu savaş ölüm savaşıydı ve ölümün kaçışı yoktu. İyi hatırlanmak için askerleri ile beraber ölmeyi tercih etti.
* * * * *
Kapıyı kıran troll, içeriye girdi ve askerlere saldırmaya başladı. Daha içeriye girmeden 100 kadar ok yemişti ama hala ayaktaydı.Askerleri bir oraya ve bir buraya savuruyor, bundan gittikçe haz almaya başlıyordu. Diğerleri ise hala daha kapıda bekliyorlardı. Zafer kesin gözüküyordu troller için. Ta ki deprem gibi bir ses duyulana dek. Bütün herkes sustu. Savaş kısa bir süre için durdu. Ne bir ok atıldı, ne bir kılıç çınladı. Saniyeler her 2 taraf için de bir azap gibi geçti gitti. Deprem yükseliyor, yükseliyordu. Lord British bu saniyelerde atı ile kraliyet salonundan çıkıyordu. O da depremin kaynağını hissetmek için bir an durdu.
Köşeden bembeyaz zırhlar içinde, mavi tüylerle kaplı miğferi ve elinde bembeyaz parlayan kılıcı ile Zadoba De'moor döndü. Hemen ardından ihtişamlı blackrock seti ve büyülü kılıcı ile Gabriel. Bu ikisi görününce British askerleri nara atmaya başladı ve sevinç çığlıklarında bulundu. Troller ve orclar 2 adamın bu depremi yaratmayacağını düşünüp bakmaya devam ettiler ve onların arkasından bitmek tükenmek bilmeyen 1000 kadar atlı okçu ve 3000 kadar atlı yakın savaşçı çıktı. Lord British ve onun askerleri cesaret aldı ve savaşa son tempo devam ettiler. Atlı yakın dövüşçüler orcları ezip geçerken, okçu süvariler ise trolleri teker teker indiriyor, British savunma askerleri ise onlara yardım ediyordu.
Bu sırada bir an için Zadoba'ya bakmak isteyen Gabriel, son kalan troll tarafından aldığı bir darbe ile evlerden birinin sert duvarına kadar uçtu. Eve kafaüstü yandan çarpan Gabriel, vuruşun şiddeti ile evin duvarını yıkarak içine girdi. Bilinçsiz bir şekilde yatıyordu. Zadoba bunu hemen farketti ve dostunun yanına gitti. Boynunun ve kaburgalarının kırıldığını farkeden Zadoba'nın gözleri yaşlandı ve her şey için gururla dua ettiği tanrısına bu kez gözleri yaşlı olarak dua etti. Çok öfkkeliydi ve bir o kadar korkmuştu. Gözlerinden boncuk boncuk yaşlar akıyordu. Tanrısı onu her zamanki gibi bu sefer de işitmişti. Gabriel ufak bir rüya görüp gözünü açtığında karşısında Zadoba'nın ellerini birbirine kavuşturmuş ve ağlamaklı bir halde dua etmekte olduğunu gördü. "Lo..Lord Zadoba?" dedi fısıldayarak daha yeni yerine gelen gözlerinin oyununa aldandığını düşünerek. Zadoba ona baktı ve ona çok büyük bir sevgi ile sarıldı. "Kardeşim!" diyordu her seferinde.
Gabriel istediğinden çok daha fazlasını almıştı. Zadoba gibi bir komutanla bir savaş istedi ve şimdi o komutan ona "Kardeşim!" diye hitap ediyordu. Zadoba onu hemen o evde bulunan yatağa taşıdı ve "Hemen geliyorum, bir yere ayrılma. Biraz dinlen." dedi. Gabriel ise başını salladı.
Hakedilmiş Krallık
Lord British, savaş bittiğinde Zadoba'yı özel olarak odasına çağırdı. Çok tehlikeli olduğunu biliyordu ama kendine "Beni sevmese neden yardım etsin?" gibi sorular sorarak kendini rahatlatıyordu. Lord British, Zadoba'ya teşekkürlerini ve minnetini sundu. Zadoba ise her zaman bu anı bekliyordu. British'in gereksiz teşekkürünü mü? Tabiki de hayır. Yalnız kalmayı.
Zadoba'nın yüzünde, Lord British'in bu teşekkürü üzerine şeytani bir gülümseme belirdi. Zadoba, iki kolunu sarılmayı belirtir gibi iki yana açtı. Lord British de gülümsedi ve ona birden sarılıverdi. Zadoba'nın kolunun altına gizlediği hançeri nasıl görebilirdi ki. Lord British'in kelimeleri boğazına dizilmişti. Söylemeye çalıştığı kelimeler dalgalı geliyordu ve sadece ağzından kan boşalıyordu. Zadoba, yıllarıdır içinde besleyip büyüttüğü bütün kinini ve öfkesini bir hançer ile Lord British'in sırtından girip yüreğine kadar uzanan hançerle ona geri veriyordu. Bu sırada kulağına eğilip fısıldayarak "Asıl ben teşekkür ederim." demeyi de unutmadı Zadoba; "Tüm Britain halkı adına sana teşekkür ederim British!".
Zadoba, ölmüş cesedi yere attı ve üzerine tükürdü. Tacı yerden aldı ve kendi kafasına taktı. Artık Britain şehrinin kralı Lord Zadoba olacaktı. Lord Zadoba, kapından dışarıya çıktı. Askerler tacı onun kafasında görünce ne yapacaklarını şaşırdılar. Hepsi afallamıştı adeta. İçlerinden birisi "Yaşasın yeni kral!" demeyi akıl etmişti. Lord Zadoba o yana baktığında kaburgalarını tutmuş Gabriel'in bağırdığını anladı ve ona gülümsedi. Gabriel de acısını unutup ona gülümsedi. Bu bağırış ile bütün askerler hep bir ağızdan "Yaşasın yeni kral!" diye bağırmaya başladı. Şükür ki atlıların gelmesiyle çok az insan ölmüştü. Lord Zadoba, Gabriel'i yanına çağırdı ve onu askeri başarınından dolayı Britain Ordusu'nun generali ilan etti ve bütün askerler ona tezahurat yaptı.
Gabriel'in amacı sadece Lord Zadoba'yı bir kere yakından görmekti ve şimdi kendisinin rütbeki generali.
Peki siz, ne kadar Gabriel olabilirsiniz?
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamıştır.
|
OylamalarOylama :![]()
Üyelerin oylama ortalaması (10 dışında) : 10.00
![]() Oylar: 1 den itibaren 27-07-2010 00:24 |
Benzer Sayfalar
| Sayfalar | Yorumlar | Gönderen | Tarih |








